ceylan ertem'i yakından takip ederim hep. yaptığı her şeyi sadece istediği için yaptığını hissettiğimden ve müziğini çok sevdiğimden. aşağıdaki videoya da bayıldım. hemen toparlanıp yola çıkma isteği doğurdu bende. ayrıca barana ile yaptıkları xenopolis albümü de müthiş eğlenceli olmuş.
Ceylan Ertem (Istanbul) vocals
Behsat Uvez (Ankara/ Groningen) vocals, electr. saz, percussion
Steven Kamperman (Utrecht) saxophones, samples
Jeff Sopacua (Utrecht) electr. guitar
Ernst Reijseger (Amsterdam) cello
Afra Mussawissade (Tehran/Cologne) percussion, samples
taşlarla dolu cepler — ya da suyun verdiği
26 Ocak 2012
21 Ocak 2012
ghost world
tesadüfen izlediğim ghost world çok etkileyici ve gerçekten iyi bir film. liseden yeni mezun iki arkadaşın hayatlarına yön verişlerinin hikayesinde kavramsal-çağdaş sanata, ırkçılığa, aptallığa, kapitalizme, demokrasiye, aileye, yani kısaca aklınıza gelebilecek her kategoriye bir eleştiri var. yalnız bu eleştirileri öyle incelikli yapmışlar ki bunları fark etmeyen insanlar için film doğruca "çok kötü" kutusuna gidebilir. bu kadar öfke dolu, ama bir o kadar da sakin başka bir film izlediğimi hatırlamıyorum. gerçi bu yönüyle de karakterleriyle sağladığı bütünlük muazzam.
kişisel birtakım benzerlikler kurmamın da ötesinde, film bittikten sonra mideye bir yumruk yemiş hissiyle baş başa kaldım. mazoşistçe mi bilmem ama böyle filmleri seviyorum, epeydir de benzerini izlememiştim. bu hissi sevenlere filmden sonra uyumayı denemelerini tavsiye ediyorum, ezayı artırmada birebir!
filmin müzikleri de çok güzel, yalnız benim favorimse şu:
17 Ocak 2012
kanbağı
aşağıya sıralayacağım üç güzel ses benim için kardeştir, ruh üçüzüdür, birini dinleyince öbürünü dinletendir.
nina simone adı deliye çıkmış, kafasına eseni yapan, kimseyi takmayan teyze; antony fransa'da yaşayan amcanın çekingen, içine kapanık, incelikli oğlu; chinawoman'sa gününü gün eden, istanbul'da yaşayan, ketum, yalnızken dertli kuzen.
nina simone adı deliye çıkmış, kafasına eseni yapan, kimseyi takmayan teyze; antony fransa'da yaşayan amcanın çekingen, içine kapanık, incelikli oğlu; chinawoman'sa gününü gün eden, istanbul'da yaşayan, ketum, yalnızken dertli kuzen.
sakin'e ağıt - ya da başka bir dünya mümkün
bir süre o zamanki oda arkadaşım aslı sayesinde, nihai olarak da 2008'deki hayat albümleriyle beni kendilerine mıhlamış bir gruptu sakin. bir kez canlı dinleyebilmiştim zeytinli festivali'nde, sonra da bir daha dinleyemeden dağıldılar. lakin ben hala bir şarkılarını dinledikten sonra tüm albümü dinleme isteğimi bastıramıyorum. gerçekten müthiş bir albüm hayat. hem keskin betimlemeli sözleriyle hem de gerçekten iyi müzikleriyle zamansız bir yapıt.
az önce yine aslı'dan aldığım habere göre s.o.s ismiyle solistlerinin ve davulcusunun dahil olduğu ve ars longa'dan da bir elemanın katıldığı bir grup kurmuşlar. heyecanla açtım linki, bir de ne göreyim! türkçe pop şarkıları ardı arkası sıralayıp çalmışlar konserlerde. derdim o şarkılarla değil elbette, hem de sevdiğim şarkıları çalmışlar üstüne üstlük. fakat mesele hayat kalibresinde albüm yapabilecek insanların sıradan bir rock bar cover grubuymuşçasına davranması. hele ki isimlerinin baş harflerini alıp grubun ismi yapmaları, geçmişlerine hakaret gibi. gerçekten hayretler içerisindeyim. ama tahmin edin, mesele bu da değil.
mesele yine hayat albümünün tamamını dinlerken, sentetik sezar şarkılarında takılı kalıp üst üste dinlemeye doyamamam. şu ülkede yapılmış en devrimci şarkılardan biri bu, sapına kadar politik! kıyıda köşede dolanmadan, zekice (şirket mirket anlamam gibi bayağı lafızla değil yani), insanın isyanını gıdıklarcasına örülmüş bir şarkı. "bir odam var hiç görmediğin" derken içimize sıkışan direnişi muştularken, "baktığın gün söyle açık mı?" diye şarkıyı bitirip karşı-güçlere şüphe, bizeyse isyanla karışık umut tohumları ekiyor. ne demiş ferhan şensoy "ütopyalar güzeldir!"
Offical Video.
az önce yine aslı'dan aldığım habere göre s.o.s ismiyle solistlerinin ve davulcusunun dahil olduğu ve ars longa'dan da bir elemanın katıldığı bir grup kurmuşlar. heyecanla açtım linki, bir de ne göreyim! türkçe pop şarkıları ardı arkası sıralayıp çalmışlar konserlerde. derdim o şarkılarla değil elbette, hem de sevdiğim şarkıları çalmışlar üstüne üstlük. fakat mesele hayat kalibresinde albüm yapabilecek insanların sıradan bir rock bar cover grubuymuşçasına davranması. hele ki isimlerinin baş harflerini alıp grubun ismi yapmaları, geçmişlerine hakaret gibi. gerçekten hayretler içerisindeyim. ama tahmin edin, mesele bu da değil.
mesele yine hayat albümünün tamamını dinlerken, sentetik sezar şarkılarında takılı kalıp üst üste dinlemeye doyamamam. şu ülkede yapılmış en devrimci şarkılardan biri bu, sapına kadar politik! kıyıda köşede dolanmadan, zekice (şirket mirket anlamam gibi bayağı lafızla değil yani), insanın isyanını gıdıklarcasına örülmüş bir şarkı. "bir odam var hiç görmediğin" derken içimize sıkışan direnişi muştularken, "baktığın gün söyle açık mı?" diye şarkıyı bitirip karşı-güçlere şüphe, bizeyse isyanla karışık umut tohumları ekiyor. ne demiş ferhan şensoy "ütopyalar güzeldir!"
Offical Video.
13 Ocak 2012
istanbul sokak sanatı
severek takip ettiğim grizine uzun zamandır düşündüğüm bir projeyi hayata geçirmiş, kıskanmadım desem yalan olur. lakin biliyorum ki, bir kişiden fazlası gerek bu iş için: istanbul sokak sanatının arşivlenmesi. sokakta gördüğünüz ve çektiğiniz sokak sanatı fotoğraflarını #streetartistanbul etiketiyle instagram'a yüklemek, yahut grizine'in iletişim adresine fotoğrafları göndermek suretiyle kollektif arşive siz de katkıda bulunabilirsiniz. ben iphone ve instagram kullanmadığımdan mail yoluyla ulaştım kendilerine. arşiv de http://www.grizine.com/streetartistanbul/ adresinde ikamet etmekte. şehrin en kamusal hali ve saf sanat ya da özgür ifade görmek isteyenler için iyi bir seçenek.
benim fotoğraflarımdan birkaçı:
benim fotoğraflarımdan birkaçı:
11 Ocak 2012
el ayak çekilince gel
macbeth mi dersin, drakula mı, yoksa moby dick mi? tekmili birden bu filmde abilerim ablalarım! meşhuuur shakespeare&co. kitapçısında spike jonze tarafından çekilen el emeği göz nuru bir animasyon. kitap kapakları tamamen keçeden yapılmış ve olympia le tan tarafından tasarlanmış. bize de hayran hayran izlemek düşer elbet.
Directed by Spike Jonze and Simon Cahn
Animated By Sylvain Derosne and Léonard Cohen
Created by Olympia le Tan
Directed by Spike Jonze and Simon Cahn
Animated By Sylvain Derosne and Léonard Cohen
Created by Olympia le Tan
10 Ocak 2012
üniversitede çalışmanın en kötü yanı sınav gözetmenliği yapmak zorunda olmam. bir yandan çaresizce arkamı dönmemi bekleyen tedirgin gözler, bir yandan hocanın üstümdeki gözleri derken en az iki saat süren sınavlar işkenceye dönüşüveriyor. yakın zamanda -hatta hala- öğrenci olduğumdan kıvranan öğrencileri anlamıyor değilim elbet, ama tüm dönem derse gelmeyip okumalarını yapmayıp bir de üstüne saygısız davranan öğrencileri bacaklarından bir vinçle boğaz üstünde sallandırıp ödlerini patlatmak suretiyle kendilerine getirmek istiyorum!
08 Ocak 2012
03 Ocak 2012
nasıl yazmalı?
- başkalarının fikirlerini, eserlerini kullanmak, onlardan etkilenmek sorun değil. zaten güneş altında söylenmemiş söz yok, nasıl söylendiği önemli. yani sorun olan alınan parçaların kötü biçimlerde kullanılması. (steal like an artist! diye bir söz bile yerleşmiş, sanatçı gibi çal!)
- nereden başlayacağını bulmayı beklemek yanlış. bilinen yerden başlamalı ki böylece geri kalan kısımlar onların çerçevesinde evrilebilsin.
- yazılanların paylaşılması ve geri bildirim alınması en az yazmak kadar önemli. sonuçta yastık altında saklamak için yazmıyorsak, yazdıklarımızı başka gözlerin ve gri hücrelerin nasıl yorumladığını da hesaba katmalıyız.
- taslaklar ve planların çıkarılması için kağıt kalem kullanmak beynin organizasyon becerisi açısından iyi. görme ve dokunma duyuları birleştiğinde kimse bizi durduramaz!
- yazılanların belli bir süre sonra yeniden okunması elzem, ki yapılan yanlışlar ve eksik taraflar tespit edilebilsin.
- başkalarından gelen yorumlar değerli, yalnız kişinin kendi istediği şeyi yazması daha da önemli. yazının sınırları ve konunun açılımları iyi belirlenmeli.
- ilk parçalar hiçbir zaman mükemmel olmaz. yazılan şeyler her gün başka parçalara dönüşme potansiyellerini saklı tutar.
- yazılan konuyla ilgili araştırma yapmak temel iş, ancak konuya bakış açımızı herhangi bir şey değiştirebilir. her şeye duyarlı olunmalı.
- planlama yaparken en küçük adımlar dahi yazılmalı ki, bir küçük adım bittiğinde yaşanan üstünü karalama zevki, diğer adıma doğru yol almayı sağlasın.
- iyi, doğru, güzel, çekici, görkemli, bilimsel, seksi her türlü yazı yazmanın ilk kuralı da okumak okumak ve okumaktan geçer. (no input, no output! girdi yoksa, çıktı da olmaz!)
28 Aralık 2011
26 Aralık 2011
25 Aralık 2011
22 Aralık 2011
please rush! / lütfen acele edin!
kötü bir cadı ve kırmızı telsiz bir telefonun baş rolü paylaştığı, benimse onlardan kaçmak için uçtuğum rüyayı sık sık gördüğüm zamanlardan beri en büyük hayalim uzaya gitmek. dünyayı bir uzay gemisinin penceresinden soluk mavi bir nokta olarak görmek için gerçekten çok garip şeyler yapabilirim. kitaplar, filmler, çizgiromanlar derken benim gibi birçok insan aynı hayali paylaşıyor elbette.
1950 yılında american museum of natural history bir uzay sergisi düzenler ve bu serginin reklamını binlerce insanın paylaştığı uzaya gitme hayalini gıdıklayarak yapma yolunu seçer. gazete ve dergilerde rezervasyon kuponları yayınlayıp hayalperestlerin bunları doldurup kendilerine geri göndermelerini isterler. ayrıca müze ziyaretçilerine de rezervasyonlarını müzede yapma imkanı tanırlar. birçok insan hem mektuplarla, hem de kuponlarla bu etkinliğe katılır ve sergiye ilgi beklenenden fazla olur. bugünse müze, yeni bir sergiyi tanıtmak için 50'de ve daha sonrasında gönderilen mektupları ve kuponları sergiliyor.
1950'de de, bugün de ve hatta milattan önce de uzay hep büyük bir hayal insanlık için. hatta star trek ağzıyla söylemek gerekirse "the last frontier", yani keşfedilecek son sınır bölgesi. her gün evrenle ilgili çok daha büyük şeyler öğrenirken, yürüyen balığın ve kepler'in keşfi gibi, venüs'e mars'a ya da ay'a gitmek belki de çok küçük hayaller, ama yine de şu an "evren için küçük, benim için büyük bir adım!"
13 Aralık 2011
tel.
itü maçka kampüsü yerine yanlışlıkla taşkışla'ya gittim ve güvenlikler de teleferikle kolayca maçka kampüsüne ulaşabileceğimi söyledi. hep istemiştim aslında teleferiğe binmek ama bu kadar senedir(neredeyse 7) binmediysem bir sebebi olmalıydı değil mi? retorik sorular cevaplanmadığında çok daha iyi olsa da ben cevaplarım hep. yükseklik korkusu! yine de teleferiğe doğru yönlendim, yürüme mesafesine bakmak için. o mini mini tepeleri, süslü mü süslü havuzları geçmek o kadar zordu ki o anda, pıt diye düşünmeden atlayıverdim havada asılı duran o garip araca. havada olması, yüksekte seyretmesi bir yana, incecik tellere monte etmeyi kim nasıl düşünüp başarılı olmuştu zamanında. hayır zamanında başarılı olunmuşsa artık bu acayipötesi korkunç ve yükseeeek, derken ve kalp krizi geçirmemeye odaklanmışken fark ettim ki, aaa ne güzelmiş teleferik denen şey. manzaraya, çiçeğe bayıra gökdelene havuza bakınayım derken, hop gelivermişiz bile. itü miam'da işim bittikten sonraysa parkta elmamı yiyip müzik dinleyip biraz fotoğraf çekip sanki kırk yıllık teleferik kullanıcısı gibi geçtim oturdum o garip vagon görse utanır kabine. gerçi biraz panik olmadım değil yanımdaki kızlar çıldırıp kapıyı açacak intihar gösterisi yapacak yahut ayağa kalkıp kabini sallayacak şakacı olmak adına diye. neyse ki sağ salim indim ve kendimle gurur duydum.
velhasıl diyeceğim şu ki, maçka'daki teleferik çok tatlıymış.
11 Aralık 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















